ÖZEL GEREKSİNİMLİ ÇOCUK VE KARDEŞ PSİKOLOJİSİ

Birden çok çocuğunuz olduğunda, anne baba olarak her birine eşit şartlar, ilgi ve sevgi göstermek kolay değil. Özel gereksinimli bir çocuk sahibi olduğunuzda, kardeşler arasındaki bu denge daha da zor olabiliyor. Parin Yakupyan, iki ucu bir terazi gibi hassas olan ilişkide kardeş psikolojisini yazdı.

 Kardeş… Beş harf, iki hece… Kısa bir kelime. Fakat çok derin, çok geniş bir anlam yüklü olan bir kavram.

İlk arkadaşımız, en yakınımız, kan bağımız, dert ortağımız, hayal ve hayat ortağımız, model aldığımız, yeri geldiğinde taklit ettiğimiz, kıskandığımız, rakip olarak gördüğümüz, göremeyince gözümüzün gönlümüzün aradığı…  “Kardeş” ağızdan çıkınca bile yüreği ısıtan, yüzü gülümseten bir kelime…

Bu yazımda özel gereksinimli bireyler açısından “kardeş” kavramını aktarmaya çalışacağım sizlere. Bir anne gözünden, özel gereksinimli bir çocuğa sahip olan bir annenin bakış açısıyla kendi hayatımdan kısa kısa anlatmaya çalışacağım. Aslında yazının çıkış noktası “otizm kardeşliği” olacaktı fakat biraz düşününce kardeşliğin tanılara bağlı olmayacağına karar verdim. Sadece aileler olarak  benzer sorunları farklı şekillerde yaşıyoruz.

Normal şartlar altında ilk çocukta ebeveynliğin çıraklık evresi olur. İkinci çocukta tecrübeleriniz artar. Kardeşler arasındaki ilişkileri yönetmekte uzmanlaşmaya başlarsınız. Tarafları dengede tutmaya çalışırsınız. Benim anneliğe başlangıcım pek standart şartlarda olmadı. İkiz annesi olarak çıraklığa başladım ve iki yaşına geldiklerinde Garen’e yaygın gelişimsel bozukluk teşhisi kondu. Üstelik ikizine göre 18. aya kadar önde giden Garen’di! Tam bir sapma söz konusuydu bizim hikâyede…

Annelik yolunda emekleme dönemi sayılabilecek ilk yıllarda bu tür bir başlangıç zor olabiliyor. Çünkü bir çocuğunuzu hayata dahil etmeye tüm gücünüzle yoğunlaşmışken, diğer çocuğunuzu hayattan, sizden koparmamanız gerekiyor. Cidden dengede tutulması çok zor olan bir terazi bu. İkisine de vakit ayırmanız gerekiyor. Sonuçta çocuk bu, düşünce yapısı biz yetişkinlerden farklı olabiliyor. Çok hassas ve kırılgan olduğu dönemler. Yaşamın temelini attığı yıllarda, her çocuğun en doğal isteği; anne ve babasıyla olabildiğince çok vakit geçirmek. Mesela ben Garen’i eğitime götürdüğümde, Sayat derslere girebilmek ve dikkat çekmek için bayılma numarası bile yaptı! Büyüdüğünde bana “Sen Garen’le gezmeye gittin, beni anneanneme bıraktın” diyerek de suçladı. Siz ne kadar “Ayrım yapmıyorum, ikisinin arasında fark yok” deseniz de, bu davranış şekliyle çabalasanız da, çocukların fark görebilecekleri, alınganlık gösterebilecekleri noktalar olabiliyor. Aileye yeni bir birey geldiğinde çocukların zihninde hemen “kardeş” kavramı oluşuyor. Temkinli yaklaşıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yeni gelen bireye karşı olan davranışlarını sürekli olarak kontrol altında tutuyor ve edindiği ve gözlemlediği bilgiler ışığında kardeşine karşı bir davranış şekli geliştiriyor. Ya kabulleniyor ya da reddediyor.

Çocuklar bizlerden gelen uyaranlar neticesinde kardeşlik ilişkilerini oluşturuyor. Sizleri uyanık olduğu her vakitte izleyen bir çift göz olduğunu unutmayın. Kıskandığını gösteren çocuk bana göre her zaman ehven-i şer’dir. Zira bu kıskançlığı içten içe yaşadığında, ileriki dönemlerde karşınıza hiç çözemeyeceğiniz kişilik düğümleri, travmalar çıkabilir. Dolayısıyla aileler sevgi anlamında gerçekten hiçbir şekilde çocuklarını ayırmasa da, davranış ve zaman açısından da ayırmamalı, “Sen büyüksün, o otizmli, onun ihtiyacı var” demeden kardeşe de ilgiyi eşit vermek zorundadır.

Özel gereksinimli çocuğa sahip olan ailelerde sık görülen bir davranış şekli de normal gelişime sahip olan kardeş  ya da kardeşlerden “büyümüşlük” beklentisidir. En sık yaptığımız hatalar;

  • “Ama sen” diye başlayan cümleler kurarak onlara bir yetişkinmiş gibi davranmak,
  • Yaşından ve gelişiminden büyük roller biçmek, davranışlar beklemek ve sonra bu beklentilerimiz altında ezilmelerini fark etmemek,
  • Çocukluklarını yaşatmamak…

O DA ÇOCUK, O DA İLGİYE MUHTAÇ

Her ne kadar dikkat ediyoruz desek de biz aileler olarak fark etmeden bunu yapıyoruz. “Sen ablasın” “Sen abisin” “O bilmiyor” diyoruz. Fark etmeden çocuğun bilinçaltına mesajlar yolluyoruz. Aslında kardeş model demek, avantaj demek, ona adım atmasını öğretebilecek, ona hayat yolunda kanat çırpmayı öğretebilecek en yakın örnek demek… Oyun arkadaşlığı için biçilmiş kaftan. Bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız davranışlardan ötürü aksi durumlar yaşanabiliyor. Kardeşlik kavramı yerini rakiplik kavramına bırakabiliyor. Normal gelişime sahip çocuğumuzun ruhunda ve zihninde derin çatlaklar oluşturabiliyoruz. Bir yerleri onarmaya çalışırken öbür tarafta bozulmalar olabiliyor. Önemli olan süreci en zararsız biçimde atlatmak. Normal bir gelişime sahip olsa da onun da çocuk olduğunu unutmamalıyız. Onun da ilgiye aç, onun da sevilmeye en ihtiyaç duyduğu dönemde olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Normal gelişime sahip çocuğu erken yaşta büyütmek, geleceği açısından felaket olabilir.

Yukarıda belirttiğim hususlar neticesinde özel gereksinimli ailelere naçizane birkaç tavsiyem olacak;

– Hayatınızda “Tecrübe her zaman yaşanılarak kazanılır” diye bir kural olmamalı, başkalarının yaşantılarından da kendinize örnekler alabilirsiniz.

– Yaş aralıkları ve düzeyleri farklı olsa da “çocuk” oldukları gerçeğini unutmayın

– Çocukların her zaman sizin ilginize ve sevginize ihtiyacı olduğunu unutmayın. Bunu onlardan esirgemeyin. Sevginin kaynağını başka yerde aramalarına mani olun.

– Kıskançlık zemini hazırlayacak davranışlardan uzak durun, çocuklarınızın hayatında bulunan  diğer kişilerden de bu hususa uymaları konusunda destek isteyin. Kardeşler arasında bu sebepten problem oluşmasına izin vermeyin.

– Ailece yapacağınız etkinliklerin yanı sıra normal gelişime sahip çocuğunuzla da “ona özel” zaman dilimleri oluşturun.

– Kardeşlerin birlikte yapabilecekleri aktivitelere zemin hazırlayın.

– Kıyastan kesinlikle kaçının. Kardeşler arasında veyahut bir başkası ile kesinlikle kıyaslamayın.

– Her birine özel olduklarını hissettirin.

– Çocukların gelecekte ebeveynleri başta olmak üzere aile bireylerini model alacaklarını unutmayın. Gelecekteki ilişki temellerini bugün attığınızı aklınızdan çıkarmayın.

– Gerektiğinde onlar için de profesyonel destek almaktan çekinmeyin.

Özel gereksinimli çocuk kardeşleri; zor bir sürece dahil olan kişiler olmuş olabilir. Her birimiz bulunduğumuz şartlar içinde çocuklarımızı geleceğe hazırlama gayretindeyiz. Gelecekte birbirlerinin destekçisi, koruyucusu, dertdaşı, yoldaşı olan “kardeşlik” bilinciyle yetişen, bunu özümseyen bireyler yetiştirmek aslında bizim elimizde. Hatalarımızı gözden geçirip, zamanın bizleri ve ailemizi savurmasına izin vermeden geleceğe yürümeliyiz.

 

Kaynak: ÖÇED E-Dergi

Parin Yakupyan ile otizm hakkında

Bir anne olarak otizmi kısaca nasıl tanımlarsınız ?

İçe dönüklük…
Keşke ile iyi ki arasında çok yaman çelişki...

Çocuğunuzun farklılığını ilk ne zaman ve nasıl anladınız?

Çocuğum 2 yaşındayken, onun niye çok hareketli olduğunu sorgulamaya başlamıştım ve hiperaktif olabileceğini düşünmüştüm;
⦁Bizi görmüyordu ve duymuyordu ama otizmli olma ihtimali kafamda hiç olmadı çünkü “rain man” filmi dışında otizmi duymamıştım.

Bu nedenle, doktor muayenehanesinde aldığım tanı benim için tam bir şoktu. Bunu kabullenmem mümkün değildi ve o muayenehaneden çıkarken dünyam yıkılmıştı. Tanıyı reddetmek istedim. İkinci doktora gidip ondan;

O gün, hayatın sonunun geldiğini sanarak ne kadar yanılmışım; o tanı benim ikinci doğumum olacakmış.

⦁“tam otizm sayılmaz otistik bir kapanma yaşamış ve eğitimle aşması mümkün” sözcüklerini duyana kadar da tanıyı kabullenmedim.

Şu anda iki tanı arasında bir fark olmadığını biliyorum:

Bu tanının ebeveyne söylenme şekli önemli. Bir sorun olduğu yumuşatılarak ve reçeteyi aileye sunarak söylenmeli.

Otizmliler için devletin tanıdığı haklar nelerdir ve bunlardan ne derece yararlanıyorsunuz?

Tüm engelli raporu olan bireyler aynı haklardan yararlanmaktadır. Özel eğitim hakkı olan çocuklarımız için devlet hastanesinden sağlık kurulu raporu aldıktan sonra evin veya okulun bağlı bulunduğu rehberlik araştırma merkezlerinden eğitsel rapor çıkartılmaktadır.

  • Çocuklar rehabilitasyon merkezlerinde bireysel eğitim ve bazen de artı 4 grup eğitimi alabilmektedir.

Okullarda kaynaştırma hakkı olan çocuklarımız, dışlanma veya istenmeme gibi sebeplerle çoğu zaman eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kalmaktadır.
Kaynaştırma hakkı olmayan çocukların ise özel eğitim sınıfı veya okulunda eğitim almaya hakkı bulunmaktadır.
Aile gelirinin düşüklüğü kanıtlandığı taktirde aileye bir maaş da bağlanmaktadır.

Otizme bağlı olarak gelişen komplikasyonlara karşı aldığınız önlemler nelerdir?

Otizme çoğu zaman epilepsi, hiperaktivite, dikkat dağınıklığı, kaygı bozuklukları veya depresyon eşlik edebilmektedir. Ergenlik sonrasında, otizm ile birlikte epilepsi çok fazla görülmektedir.

  • Bu nedenle, otizmde belirli zamanlarda nörolojik muayenelerin yaptırılması gerekiyor.

Otizme eşlik eden diğer durumlar için de, özellikle ergenlikten sonra bir psikiyatri uzmanından destek alınması şart diye düşünüyorum.

  • Ergenlik dönemi, hem otizmlilerin hemde ailelerinin çok zorlandığı bir dönemdir.

Özellikle cinsellik eğitimi, küçük yaşta cinsiyet eğitimi ile başlamalı ve tüm eğitim sürecinde devam etmelidir ve aileler de bu konuda bilinçlendirilmelidir. Ayrıca, küçük yaşta dikkat dağınıklığı için;

  • Bolca dikkat çalışması yapılmalıdır.

Tüm bu süreçlerde, en önemli destek hep aileye verilmeli; eğitim ve danışmanlık süreci her zaman yoğun olmalıdır.

  • Aile desteği olmayan bir özel eğitim sürecinin başarıya ulaşması beklenemez.

Otizmli bireyler; genellikle makarna, patates gibi karbonhidrat bazlı gıda ürünleri ile birlikte cips ve çikolata gibi gıdaları tercih etmekte ve yeme davranışı olarak obsesif kompulsif bozukluk (OKB) sergilemektedir. Siz böyle bir durum yaşadınız mı?

OKB düzeyinde olmasa da bu gıda ürünlerine gerçekten düşkünlük söz konusuydu ve hala da söz konusu.

Çocuğuma 4-10 yaş arasında; Çok katı olmayacak bir şekilde kazein-gluten-şeker diyeti uyguladım:

  • Bu diyetten oldukça fayda gördüğümüzü düşünüyorum, yoksunluk hissi yaratmadan çocuğumun canının çekebileceği herşeyi hazırlamaya çalıştım, Eğitimin sonuçlarını daha iyi görmeye başladık, ama çocuğum büyüdükçe ve sosyalleştikçe bu diyeti uygulamak zor oldu ve bıraktık.

Özellikle, şeker ve undan uzak bir beslenme şekli çocukluktaki ajitasyon ve hareketliliği kısmen de olsa olumlu etkilemektedir.

Sağlıklı beslenme;

  • Bizim çocuklarımız için ekstra fayda sağlamakta ancak, otizmde tek etken faktör değil, bazı anneler diyetlerden mucize beklentisinde...

Merkezi açtıktan sonra şimdiye kadar kat ettiğiniz yol nedir?

Merkezimizi açtıktan sonra hep yenilikleri ve bilimi takip ettik:

  • Rehabilitasyon eğitiminin yanı sıra bir arkadaşımızla birlikte “yoğun eğitim sistemi” adı altında uygulamalı davranış analizi (uda) uygulamaya başladık.
  • Ayrıca, yurt dışında uzmanlarla iletişime geçtik ve İngiltereden bir ABA uzmanı getirttik ve eğitimler aldık.
  • ABA uzmanının ailelerimizi süpervize etmesini istedik ancak yabancı dil hepimiz için önemli bir sorundu. Tam da bu dönemlerde Atlanta’dan gelen ABA uzmanı Nükte Altıkulaç ile tanıştık ve onun desteği ile “algı ABA terapi” adı altında yoğun eğitimlere başladık (rehabilitasyon eğitimlerimizin yanı sıra).

Bu arada Gareni merak edecek olursanız;

  • 18 yaşında ve Aydın Doğan Mesleki İletişim Lisesi, Grafik Tasarım Bölümü’nden kaynaştırma ile bu sene mezun olacak ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde staj yapıyor.

2014 yılında da gönüllü dostlarımızla ÖZEL ÇOCUKLAR EĞİTİM VE DAYANIŞMA DERNEĞİ’mizi kurduk.

  • Derneğimiz ile birlikte; çeşitli eğitimler düzenledik ve sosyal çalışmalar yaptık,  2017 yılının Ağustos ayında da ilk özel eğitim e- dergisini çıkarmaya başladık.

Kaynak: Artvin Çoruh Üniversitesi Sağlık Bilimleri Üniversitesi AÇÜ BES Dergisi

 

Garen, hala otizmli ama çok ciddi bir yol aldı kendi çapında.

Tek amacım, Garen’in ileride bağımsız yaşam becerilerini tamamen kazanabilmiş olmasıdır.

Pozitif Disiplin Tekniği

Anne baba olarak çocuklarınıza nasıl davranmanız, onlarla nasıl iletişim kurmanız gerektiği ile ilgili aklınızda belki yüzlerce cümle vardır. Buna rağmen bazen çocuklarınızı hayata hazırlamak, bazen de hayatı çocuklarınıza adapte etmeye çalışmak hiç de kolay olmaz. Bu uzun ve zorlu süreci nasıl daha kolay hale getirebiliriz, gelin birlikte göz atalım.

Her biriniz çocuğunuzda dönem dönem değişen, yoğunluğu artan ya da azalan uyum ve davranış problemleri ile karşılaşmışsınızdır. Bu durumla başa çıkabilmek için yeterli kaynaklarınız yoksa çocuğunuzla giderek kötüleşen bir iletişime sürüklenirsiniz. Özellikle çocuğunuzun bu durumdan elde ettiği kazançlar hiç de fena değilse, başa çıkmanız giderek zorlaşır. İşte bu noktada en önemli faktör sizlersiniz. Anne baba olarak tahammül gücünüz, tutarlı davranmanız, sevgiyi her daim ifade etmeniz, net, kararlı bir şekilde oluşturacağınız sınırlar kilit roldedir.
Disiplin sağlamak için cezalar yağdırmak, sık sık “hayır” kelimesine başvurmak, baskı kurmaya çalışmak, bağırmak, tehdit etmek… Her birini derhal terk etmenizi öneririm. Şu an size çok daha işlevsel ve keyifli bir yöntemden bahsediyorum; pozitif disiplin yöntemi…
Yaygın kanının aksine disiplin; düzeni sağlayan bir öğrenme ve öğretme sürecidir. Öncelikle çocuğunuz için koyduğuz kuralları düşünün, gerçekten çocuğunuz için gerekli olup olmadığını… Bunların bazıları sizin konforunuza hizmet ediyor olabilir, oysaki kurallarınız çocuğunuzun kendisine ya da bir başkasına zarar vermemesi için olmalı, yani aslında o kadar çok kurala ihtiyacınız yok. Bunun yanında kurallarınızın mantıkla açıklanabilir yanları olmalı ki zamanla çocuklarınız bu kuralları özümseyebilsin. Uygulama sırasında tutarlı olmanız, çocuğunuzun hataları karşısında kontrolünüzü kaybetmemeniz, hoşgörülü olabilmeniz çok önemli. Çünkü yöntemin asıl amacı çocuğunuzun özgüvenini kaybetmeden kendini güvende hissedebilmesi için sınırlar oluşturabilmektir. Bu sınırlar çocuklar için son derece önemlidir. Onlara yön gösterme, yaşadıkları ortamın nereye kadar güvenli, nereden sonra kendileri için tehlikeli olabileceğini bu sınırlar sayesinde öğrenebilirler. Dünyayı güvenle keşfedebilmeleri için sınırlar onlara yön tayin eder.
Daha da önemlisi zamanla sınırlarını bilen bir çocuk kendi duygu ve düşüncelerinin de sınırlarını oluşturmaya başlar. Hiç kuralın olmadığı, amaçsız hoşgörülü bir aile tutumunun yarattığı ortamların, toplumsal uyum sorunlarının yanı sıra dikkat eksikliği ve hiperaktiviteye kadar birçok sorunun zemini olduğunu biliyoruz.
Çocuğunuza seçenekler sunmak belirlenen sınırların ardından krizin çıkmasını çoğu zaman önler. Onlara en fazla iki seçenek sunarak (daha fazlası karar vermelerini zorlaştırabilir) birini seçmelerini istemek, hem sorumluluk alma hem de özgürlüklerini arttırma duygularını cesaretlendirebilir. Öğrenmeleri için tercihleri konusunda doğal, mantıklı sonuçlar gösterme, onlar hakkında konuşma onları önceden tahmin etme fırsatı sunar. Böylece dinleme, iletişim kurma, farklı bilgiye saygı duyma, yardımlaşma gibi sosyal becerilerin gelişmesine de yardımcı olur. Tabi ki bu durum akademik becerilerini de geliştirir.
Çocuğunuz istenmedik bir davranış sergilediğinde, arkasında yatan ihtiyaçları görebilmeniz çok önemli. Bu davranış dikkat çekmek, istemediği bir durumdan kurtulmak, istediği bir şeyi elde etmek ya da duyusal ihtiyaçlarından ileri geliyor olabilir. Bu durumda o davranıştan kurtulabilmeniz için ihtiyacını giderebileceği daha uygun davranışlar edinebilmesi yönünde çocuğunuza rehberlik etmeniz, o doğrultuda ona seçenekler sunabilmeniz gerekir. Ve bunu yaparken mutlaka ona kendisini iyi hissettirmeniz… Çocuğunuza güvenli bir çevre hazırlamak, olayları önceden tahmin etmek birçok şeyi baştan çözecektir.
Bir başka husus da çocuğunuza her zaman iyi bir rol model olmak… Unutmayın ki siz dünyaya nasıl tepki veriyorsanız, çocuğunuz da öyle tepki vermeyi öğrenir. Hem kendinize hem de çocuğunuza karşı sabırlı olabilmelisiniz, bunu sağlayabilmek için dinlenme molalarınız, arada kendinizi ödüllendirmeniz, size kendinizi iyi hissettirecek etkinlikler için zaman yaratmanız son derece önemlidir.
Ve elbette gerektiğinde uzman yardımı almaktan çekinmeyin. Hayat çoğu zaman bu kadar mükemmel akmaz, hepimizin yorgun olduğu, tahammülünün azaldığı zamanlar vardır. Böyle anlarda bile bile hatalar yaptığımız da olur. Enerjinizi topladığınız ilk anda dönüp hatanızı telafi etmekten çekinmeyin. O zaman Pestollozzi’den anlamlı bir alıntıyla yazımızı noktalayalım:

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim
başarısızlığa uğramaz.”

 

Burcu ARABACI YILMAZ

Psikolog ve Aile Danışmanı

Özel Eğitimin Neresindeyiz?

2016 yılında yazmıştım bu yazıyı… Hala soruyorum kendime “Özel eğitimin neresindeyiz?”  “Başındayız” demekten başka bir şey gelmiyor dilimden… Neden mi?

✓ Normal gelişime sahip bireyler haftada minimum 30 saat eğitim alırken özel gereksinimli bireyler ayda 8 seans ile sınırlandığı için başındayız…
– Özel gereksinimli bireyler örgün eğitim hayatlarında her çeşit ayrımcılıkla karşılaştıkları için, yaşıtlarıyla birlikte kaynaştırma eğitimine çoğu zaman devam edememekte, eğitim hayatlarını özel eğitim sınıflarında/okullarında sürdürmektedirler. Sınıf düzeylerinin karma oluşu ve çocukların davranış sorunlarının artması gibi sebeplerle örgün eğitimde de fayda sağlanamamaktadır.
– Devletin özel gereksinimli bireylere verdiği eğitim ayda 8 saattir. Bu saat kesinlikle yeterli değildir.

✓ Özel gereksinimli bireylerimizin ancak cûzi bir kısmını eğitime dahil ettirebildiğimiz için başındayız…
Maalesef çok az sayıda çocuğumuz eğitim hayatından yararlanabilmekte. Tohad’ın yaptığı araştırmanın 2014 verilerine göre 18 yaşın altındaki 352 bin bireyden sadece 2219’u kaynaştırma okuyabilmekte.

✓ Hala daha özel eğitimle ilgili temel kavramları anlatıyor olmakla zaman kaybettiğimizden dolayı başındayız…
Özel eğitim teknikleri, doğruları, olması gerekenleri maalesef pek az uzman tarafından bilinmekte, kalifiye olmayan eğitimcilerle bireylerimiz ciddi zaman kaybetmektedirler.

✓ Kaynaştırma diye çırpınırken ayrıştırma ile karşılaştığımız için başındayız…
Çocuğumuz kaynaştırma yaklaşımı ile yaşıtlarıyla bir arada olabilsin diye aileler çırpınırken çoğu zaman diğer ailelerin, çocukların veya öğretmenlerin ayrımcılığına uğramakta, sınıflarda okullarda istenmemektedir. Kaynaştırma çoğu zaman kaynama noktasına gelmektedir.

✓ Yönetmeliklerle belirlenmesine rağmen, özel gereksinimli bireylerin kaderinin kişilerin insafına bırakılmasından dolayı başındayız…
Kaynaştırma hakkı kanunlarda yönetmeliklerde çok nettir. Ancak kaynaştırmanın uygulanabilmesi çoğu zaman karşımıza çıkan okul yöneticisinin veya öğretmenin insafına kalmaktadır.

✓ Verilen hakların sadaka niyetiyle verilmesinden ötürü başındayız…
Hakların özel gereksinimli bireylere verilen bir lütuf gibi gösterilmesi ve “şükredin eskiden bu da yoktu” yaklaşımı yıpratıcı olmaktadır.

✓ Ailelerin,”Çocuğuma benden sonra ne olacak?” sorusuna bir cevap inşa edemediğimiz için başındayız…
Çocuğun durumu ne kadar iyi olursa olsun çocuklar büyüdüklerinde aileleri olmadığında hayatlarını tek başlarına sürdürebilme durumuna gelememektedirler. Ve aileleri olmadığında da bakımevlerinin durumu maalesef çok kötü durumdadır. “Benden sonra ne olacak” düşüncesi tüm özel gereksinimli birey ailelerinin ortak kaygısıdır.

✓ Özel gereksinimli bireye sahip ailelerin her eğitim-öğretim dönemi başında kapı kapı gezdirilip, çocuklarını bir kuruma kabul ettirmeye çalışmasından dolayı başındayız…
Çocuğu kaynaştırma ile okuma hakkına sahip aileler çocuklarını okulların kabul etmesi için deyim yerindeyse kapı kapı gezmekte, doğru okulu, doğru öğretmeni bulmak için çabalamakta, pek çok sorun görmezden gelinmekte, haklarımız bile çoğu zaman dile getirilememektedir.

✓ İnsanların önyargılarından sebep özel gereksinimli bireylerin feda edilmesinden ötürü başındayız…
Toplumu oluşturan diğer bireylerin empati eksikliği ve farklılıklara karşı gösterdiği katı tutum sebebiyle çocuklarımız toplumdan dışlanmakta, çoğu zaman kapalı kapıların ardında yaşamaya mahkum olmaktadır.

✓ Enerjimizi özel gereksinimli bireylere değil de çevreye karşı dert anlatmakla harcadığımız için başındayız…
Özel gereksinimli birey aileleri çocuklarını toplumun kabul edeceği bir şekle sokmak için ciddi zaman ve enerji harcamaktadır. Çocuklarıyla yaşadıkları ağır stresten fazla toplumun gösterdiği anlayışsızlık ailelerin yükünü çok kat kat artırmaktadır.

✓ Ailelerin umutları daha filiz halindeyken koparılıp kurutulduğu için başındayız…
Tanı aldıktan sonra toplumun içerisine dahil oldukları ilk günden itibaren uğradıkları ayrımcılık ailelerin içe dönmelerine, seslerini yeterince duyuramamalarına sebep olmaktadır.

✓ Anlayış beklerken, hep anlayış gösteren taraf olduğumuz için başındayız…
Yolun uzun,
Yolun dikenli,
Yolun taşla doldurulmasından ötürü
Biz hala yolun başındayız.

Parin Yakupyan

Algı Grup Yöneticisi

Otizmli bir genç annesi

 

Kaynak: ÖÇED

Özel Gereksinimli Bireylerin Eğitim Mücadelesi

Özel Gereksinimli Bireylerin Eğitim Mücadelesi

Özel Gereksinimli Bireylerin Eğitim Mücadelesi

Merhaba sayın okurlar;

Ben bir anneyim, bir eşim, bir yöneticiyim, bir evladım. Bu böyle uzayıp gider. Hayatta hepiniz gibi pek çok unvana sahip olsam da beni ben yapan bugün sizlere bu yazıyı yazmamı sağlayan ve tüm hayatımı tamamen bir amaca bağlayan unvanım ben bir; otizmli, aspergerli daha geniş tanımıyla bir özel gereksinimli genç annesiyim.  

Bu, “keşke” ile “iyi ki” arasında gidip gelen bir yaşam mücadelesi. Keşke hiç olmasaydı da pek çoğunuz gibi (bana göre şu an için) önemsiz şeylere takılabilseydim. Oğluma iyi bir eğitim ve kariyer hedefim olabilseydi. Oysa ben şu an kısa vadeli hedefler koyabiliyorum, kendimizi ve oğlumu toplum içerisinde var etmeye çalışıyorum. Amaaa, iyi ki olmuş da tertemiz bir dünyayı tanımışım. Her geçen gün kirlenen, şiddete bürünen ve canavarlaşan bu dünyada tamamen art niyetsiz, koşulsuz sevgi dolu kalpleriyle belki de tek güzel ve samimi şey onlar.

Üç travma dönemi
Bu yazıda sözü çok uzatmadan kendi okul hikayemle, genel okul sorunlarımızı aktarmak istiyorum sizlere. Biz özel gereksinimli çocuk ailelerinin üç travma dönemi var. Bu dönemleri yaşamak çoğu zaman aileleri darmaduman eder, evlilikler bozulur, terapi görmeniz, bazen antidepresanlar kullanmanız gerekebilir. Ama her atlattığınız, aştığınız dönem sizi daha da kuvvetlendirip yaşam karşısında yürüttüğünüz bu savaşın galip tarafı olmanızı sağlar.
Birincisi “ilk tanı” dönemidir. Benim hikayem de pek çoğumuz gibi bir doktor odasında “otizm” sözcüğünü duymamla başladı. O oda ve o sözcük; ilk duyduğumda hayatımın sonu sandığım o an pek çoğumuz gibi benim de yeni hayatımın başlangıcı oldu aslında. “Eeee ne yapacağız şimdi?” derken bu işin ilacının bireysel özel eğitim olduğunu öğrendik. Tanı alıp almamak da çok önemli değil aslında. Eğer normal gelişimden bir sapma varsa alarm çanları çalar ve hiç zaman kaybetmeden bireysel özel eğitime başlamak gerekir.
Elbette bizim için de iki yaşında tanı aldığımız andan itibaren belki de hayat sonuna kadar sürecek bir eğitim dönemi başladı. Özel eğitim sektöründe, pek çok iş kolunda olduğu gibi zaten yaralandığınız yetmezmiş gibi bir de sizi sömürenlerle, sizin ve evladınızın üzerinden rant elde etmek isteyen pek çok sahtekarla karşılaşırsınız. Elbette doğru ve güzel insanlar da vardır ama onları bulmak her zaman o kadar da kolay olmaz. İşte ben oğlum 5 yaşındayken, 18 yıllık muhasebe müdürlüğü işime son verip birlikte olmaktan büyük keyif aldığım bu meleklere ve ailelere doğru ve etik koşullarla hizmet vermek için oğlumun eğitimcisiyle birlikte bir özel eğitim merkezi açtım. O andan itibaren de işim tüm hayatım oldu.

Okul travması
İkinci travma donemi, okula başlangıç ve uyum dönemidir. İki yaşından 5 yaşına kadar olan dönem öyle veya böyle aşılmış, aile bir parça hayatını düzene sokmuş, en azından kabullenmiştir. Ancak okul dönemiyle birlikte yeni bir yüzleşme ve travma zamanı gelmiştir. Aslında pek çok aile bu sıkıntılı dönemle kreş veya anaokulunda tanışıyor. Kreşler ya çocuğu kabul etmiyor ya da “bize uygun değil” diyerek ailelerimiz oradan oraya savruluyor. Ama gerçek okul travması birinci sınıftan itibaren başlıyor. İlçelerdeki rehberlik araştırma merkezleri tarafından çocuklarımıza; eğer durumu nispeten daha iyi ise “kaynaştırma programı” ile yaşıtlarıyla birlikte okuma hakkı veriliyor. Çocuğun durumu uygun görülmese de ilçelerindeki okulların özel alt sınıflarına yerleştiriliyorlar. Bu özel alt sınıflarda maalesef genelde yeterli sayıda etkin ve yetkin eğitimci olmadığı için büyük sorunlar yaşanıyor, çocuklarımız maalesef en doğal hak olan ‘eğitim hakkı’ndan mahrum kalıyor.
Kaynaştırma eğitimi ise en kısa tanımıyla ”özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini bütün kademelerde sürdürme esasına dayanan, destek hizmetlerinin sağlandığı bir uygulama. Başka bir deyişle özel gereksinimli bireylerin normal bireylerle eğitsel ve sosyal olarak bütünleşmesini sağlama işlemi. Kaynaştırma eğitiminin amacı, çocuğu normal hale getirmek değil, onun ilgi ve yeteneklerini en iyi şekilde kullanmasını sağlamak, toplum içinde yasayabilmesini kolaylaştırmak.

Amaç, bireyi toplumun parçası haline getirmek

Kaynaştırma eğitiminin ilkeleri
Özel eğitime ihtiyacı olan bireyin akranlarıyla aynı kurumda eğitim görme hakkı var. Bu hizmet yetersizliğe göre değil, eğitim ihtiyaçlarına göre planlanıyor. Eğitim, bireyi toplumun bir parçası haline getirmeyi hedefliyor. Bu eğitimin özel gereksinimli bireye faydaları; kendine güven, takdir edilme, işe yarama, cesaret, sorumluluk gibi sosyal değerleri geliştirmesi. Olumsuz davranış yerine olumlu davranışlarının artmasının sağlanması ve bu çocukların normal gelişen yaşıtlarından olumlu davranışları öğrenmeleri.

Normal öğrencilere faydaları
Sınıfında kaynaştırma öğrencisi olan çocukların farklılığa karşı kabul, hoşgörü, yardımlaşma, demokrasi ve ahlaki anlayışlarında olumlu gelişmeler yaşanır. Bu çocuklar farklılıklarla yaşamayı öğrenir, ayrıca liderlik, model olma ve sorumluluk duygularını geliştirir. Bilimsel çalışmalar da kanıtlamıştır ki, özel gereksinimli bireylere yardım etme sayesinde bu çocukların akademik düzeylerinde de büyük gelişimler gözlenir. Yine araştırma sonuçlarına göre tekrar etme, anlatırken öğrenme vs. gibi sebeplerle bilişsel düzeylerinde de yükselmeler görülmüştür.

Öğretmenlere yararları
Şartsız kabul, sabır, hoşgörü, bireysel özelliklere saygı davranışları gelişir. BEP hazırlama ve uygulamada daha başarılı olurlar. Kaynaştırma öğrencisi ile yapılan çalışmalar sayesinde öğretim becerileri gelişecek ve deneyimleri artacaktır.

Sizlere kaynaştırmayla ilgili genel tanımları ve faydaları aktarmaya çalıştım. Ancak bu tanımların hiçbir kelimesi, hiçbir cümlesi bizlerin yaşadıklarını tam olarak anlatamaz, fikir veremez. Çünkü bu tanımlarda her şey harika düşünülmüş ve mükemmel görünürken uygulamada her bir aile büyük travmalar yaşıyor. Çocuklarımızı sınıflarında istemeyen öğretmenlerle, yöneticilerle, diğer çocukların velileriyle yaptığımız mücadele bizi bu uzun maratonda çok yoruyor ve pek çok çocuk eğitim hayatını yarım bırakmak zorunda kalıyor.
Ben de oğlum 6 yaşındayken okul arayışına başladım. 3-6 yaş arası kreş hayatımızdan sonra ilköğretimi okumasını düşündüğüm bir özel okulun hazırlık sınıfına yazdırdım. Öğretmenimizin bilgisi, ilgisi ve yetkinliği sayesinde sorunsuz bir dönem geçirdik. O okulda devam etmeyi düşünürken okul yöneticisinin gereksiz ticari hamleleri sebebiyle okuldan ayrılmak zorunda kaldık.

Birinci sınıf için epey gezdim. Sonunda bir özel okula yazdırdım. Okulun koordinatörü gerçekten özellikle kaynaştırma konusunda çok bilgiliydi ve onun da önerisiyle oğlumun yanına bir entegrasyon hocası (gölge abi/abla) koyduk. Yurtdışındaki modellerde de bu böyle. Çocuğun okula, derslere ve sınıfa uyumu iki tarafın da faydasına olacak şekilde destekleniyor. Maksimum uyum için aracılık yapılıyor bu sistemde. Ben şanslıydım gölge öğretmeni okulum istemişti oysa bu mücadelede okullar gölge öğretmeni istemezler çeşitli sebeplerle. Okula gölge öğretmenle girebilmek bir şanstır bir aşamadır.

Sanki çocuklarına bulaşmasından korkuyorlar

Ancak adı üstünde bu kişi sınıfta gölge gibi olabilmeli, öğretmenin sınıftaki tek merci olduğunu çocuk yine de bilmeli. Bu şekilde iki yıl okuduktan sonra okulun çeşitli sebeplerle varlığını sürdürememesi sonucu 3’üncü sınıf için yine okul aramaya başladık. Özel gereksinimli bireylerin en nefret ettiği şey değişiklik ve belirsizlik iken biz çok küçücük yaşta bu zorlukları yaşamak zorunda kaldık.
Bu yolda en büyük travma diğer ailelerin bizim çocuklarımızı sınıflarında istememeleri. Sanki bu farklılığın çocuklarına bulaşmasından korkuyorlar. Oysa yukarıda da yazdığım gibi bu kaygı yersiz ve aslında kendi çocuklarına pek çok da katkısı var. Üçüncü sınıf için epey okul gezip çok acıtıcı travmalar yaşadıktan sonra bir yöneticinin ve rehber öğretmenin “tamam alırız” dediği bir devlet okulu buldum. Ama maalesef burada da öğretmenimizin gölge abiyi sınıfta ve okulda istememesi yüzünden ciddi sorunlar yaşayarak bu dönemi bitirdik. Ve o yazı da yine okul arayarak geçirdim.

Çocuğunuzu okula yazdırma sırasında; siz hiç kendinizi çocuğunu pazarlamaya çalışan bir ilaç mümessiligibi hissetiniz mi? Söyleyeyim berbat bir duygu. Bu macerada ben de pek çok anne gibi çok kez yaşadım bu duyguyu. Kayıt aşamasında çocuğun tanısını öğrenen okul yöneticisi onu görmeye bile gerek duymayarak, “çocuğunuz okulumuza uygun değil”, “biz öyle çocuk almıyoruz” , “benim için fark etmez ama annelerimiz istemezler”, “biz başarı odaklı bir okuluz, burada ezilir” , “çocuğunuz kendi gibi çocuklarla okursa daha faydalı olmaz mı?“ gibi sözlerle sizi yaralarlar. Bunlarla baş etmek ve tüm zorluklara yenilmeden yola devam etmek gerçekten de kolay değil.
Tekrar kendi oğlumun okul arama macerasına geri dönecek olursam; 4’üncü sınıfta çok övgüyle bahsedilen bir öğretmenle gidip konuşarak hem oğlumu hem gölge abimizi kabul etmesiyle, kaydını yaptırdım. Sekizinci sınıfın sonuna kadar minimum sorunla okulumuzu bitirdik. Öğretmenimiz, çocuklarımız konusunda pek bir şey bilmiyordu ama en büyük erdem olarak bilmediğini ve desteğimizi kabul etti. Ve kaybettiğimiz yılların acısını çıkarırcasına 5 yıl gayet başarılı bir kaynaştırma örneği yaşadık. Son 4 yıl gölge abimiz sınıfa girmeden, okul içeresinde sadece gerekli zamanlarda müdahale ederek devam etti. Gölge abimiz son yıl ise hemen hemen hiç okula gitmedi. Arkadaşlarının ve öğretmenlerin oğlumu tanınmış olmaları en büyük avantajımızdı elbette.

Lise ve üniversiteyi okuyanlar azınlıkta

Vee 3’üncü dönüm noktamız olan “ergenlik“ ve lise başlangıcının çakıştığı bir dönemdi. Maalesef çok az çocuk liseyi okuyabiliyor ve çok çok daha azı üniversiteyi. Bunun sebebi ise toplum kapılarının yüzümüze kapanması ve ailelerin mücadeleden yorulup eğitimi iş okullarında (özel gereksinimli bireylere meslek edindirme amaçlı kurulmuş ama çok kısıtlı becerilerin kazandırıldığı okullar) sürdürüyor olması veya tamamen çabaya son vermesi.
8’inci sınıf sonunda oğlum herkes gibi Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) kapsamında ortak sınavlara girdi. Ancak ergenlik bizi gerçekten çok kötü etkilediği için başarısız bir sonuç elde etti. Orta öğretim kaynaştırma mevzuatıyla istedikleri liselere yerleştirilemeyen veya açıkta kalan çocuklara, ilçe milli eğitimlerde kurulan komisyonların değerlendirmesi sonucunda okullara yönlendirmeler yapılıyor. Ancak uygulamada yine sorunlar yaşanıyor. “Kaynaştırma öğrencisi almıyoruz” diyen yöneticiler, işinizi yokuşa sürmeye çalışan memurlar zaten zor olan hayatınızı zorlaştırmaya devam ediyor. Oğlum şu an lise 3. sınıfta. Mücadelemiz bitmiş değil. Eğitimcilerin otizmden bu kadar uzak olması gerçekten üzücü. Ve biz hala otizmi anlatıyoruz onlara.

Sesimize ses, elimize el verin
Yazımı tamamlamadan önce bu maratonda koşan veya koşacak ailelere birkaç öneride bulunmak isterim naçizane:

– Öncelikle çocuğunuzun kaynaştırma öğrencisi olabilmesi için daha kreş döneminden başlayarak gerekli ön hazırlıkları yapmaya çalışmalısınız.

–  Kaynaştırma öğrencisi olabilmesi için gerekli çabaları sarf edin. Mutlaka iyi bir gölge öğretmen bulmayı ihmal etmeyin. Bu öğretmen özel eğitim sürecini de takip edebilmeli, okula uyum için özel eğitimcinin de içinde bulunduğu çalışmalar yapılmalı.

– Çocuğun okulda kaynaştırma kurallarına uygun eğitim alabilmesi için okul ve öğretmenlerin bilgilendirilmesi gerekiyor. Okulla ve öğretmenle inatlaşmadan karşılıklı memnuniyetle bu süreci yürütebilirsiniz.

– Özel okullarla kaynaştırma çok daha zor oluyor. Enerjimizi oralarda tüketmek yerine devlette gölge öğretmenle bu mücadeleyi sürdürmeye çalışın.

– Kaynaştırma eğitiminin gerçekleşeceği sınıfın ve hatta yapılabiliyorsa o okulun tüm çocuklarından önce ailelerine kaynaştırma eğitimi hakkında bilgi verilmeli. Çünkü çocuklar öyle ve ya böyle doğru yönlendirildiklerinde kendilerinden farklı arkadaşlarını kabul etmede ve gerçek bir arkadaşlık kurmada zorluk yaşamıyorlar.

– Kaynaştırmanın gerçekleşeceği sınıftaki çocuklara da ön bilgilendirme yapmak şart. Onlara çeşitli sorular sorarak (otizmi duydun mu, senin farklı olduğun noktalar var mı? Benzerliklerimiz neler? vb.) ve dramalar yaparak onların anlayacağı şekilde ön bilgilendirme yapılmalı. Farklılıkların bizi zenginleştirdiği benzerliklerin ise arkadaşlığımızı güçlendirdiğini fark etmelerini sağlatmalıyız. Bu eğitim verilirken görsellerden, videolardan destek alınabilir.

Bu yazıyla umarım bir farkındalık yaratır bir öğretmenin, bir velinin, bir yöneticinin gönlüne, yüreğine dokunurum da meleklerimizin en azından okul yaşamında bu kadar travma yaşanmadan en temel hak olan ‘eğitim hakkı’ndan faydalanmasını sağlamış olurum. Duyarlı ve sağlıklı bir toplum için lütfen sesimize ses, elimize el verin.

 

Parin YAKUPYAN

Algı Grup Yöneticisi

 

Kaynak: http://www.oced.org.tr/ozel-gereksinimli-bireylerin-egitim-mucadelesi/

 

 

Çocuk ve Televizyon

cocuk-ve-televizyonTelevizyon, hiç şüphesiz, 20 yüzyıldan itibaren toplumun en büyük buluşlarından kabul edilen, iletişim, eğitim ve eğlence alanlarında ortaya çıkan en büyük devrimlerden biridir. Halk yığınlarını eğitmek için de, eğlendirmek için de sınırsız sayıda uyaran ortaya konmuştur. Sesle görüntüyü aynı anda aktarabilen bu büyülü kutunun, herkesi etki altına alabildiğiyse, tartışılmaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Günümüzde neredeyse evinde televizyon olmayan aile kalmamıştır.Türkiye’de televizyon yayınları modernleşme sürecinin bir parçası olarak ele alınmıştır ve, gelişme ve kalkınmada önemli toplumsal sorumluluğu olan bir kurum olarak değerlendirilmiştir.

Günümüz post-modern dünyasında çocukların birçok elektronik iletişim teknolojileri tarafından kuşatıldığını görmek mümkün. Çocukların farklı teknolojiler karşısında geçirdikleri zamanı belirlemeye çalışan araştırmaların sonuçlarına bakıldığında bu araçların başında televizyon geldiği görülmektedir. Bir iletişim aracı olan televizyonun önde gelen işlevleri arasında eğlendirici ve öğretici nitelikleri olması sayılabilir. Bunun yanında televizyon, bireylerin kendilerini tanıyabilmelerine, kişiliklerini geliştirebilmelerine olanak sağlayan, zaman zaman onlara düşünme ve eleştirme fırsatı veren önemli bir aygıttır denilebilir. Televizyon, görsel ve işitsel uyaranlara yönelik etkili bir kitle iletişim aracı olduğundan, olumlu hizmetlerinin yanı sıra, iyi değerlendirilmediği takdirde olumsuz sonuçlara da neden olabilmektedir.Türkiye’de özel televizyon yayıncılığının, 1990’lı yıllardan itibaren sayısal olarak ve izleme süresi açısından yaygınlaşması, yayıncılık alanının çeşitli açılardan tartışılmasını da beraberinde getirmiştir. Bu tartışmaların eksenlerinden birini, televizyon kanallarında yayınlanan programların toplum üzerinde yarattığı zararlı etkiler oluşturmaktadır.

Özel televizyon kanallarının kimi yayınları özellikle çocuk ve gençlerin yetişmelerinde olumlu psiko sosyal değerleri teşvik edici değil engelleyici kurumlar olarak gösterilmektedir. Aile, okul ve toplumsal kurumların geleneksel toplumsallaştırma işlevlerinin azalması, tüketim, şiddet ve cinselliğe dayalı bir kültürün oluşması, kültürel eğitimin kültürel tüketime dönüşmesi gibi pek çok eleştiri özel televizyon yayınlarını hedef almaktadır. Günümüzde, üzerinde en fazla tartışılan konulardan birisi ise, televizyon ve saldırganlık ilişkisidir. Bilinmektedir ki, ilk çocukluk dönemlerinden itibaren çocuklar, kendilerine model olarak seçtikleri dizi ve film kahramanlarını taklit etmeye başlamaktadırlar ve bunları günlük yaşantılarına ve oyunlarına yansıtmaya başlamaktadırlar Yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular doğrultusunda ise, televizyonda şiddet içerikli programların izlenmesi ile, şiddet davranışının ortaya çıkması arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Yapılan araştırmalarda, pek çok çocuğun televizyon başında geçirdikleri zamanın, sınıfta geçirdikleri süreyle yaklaşık olarak aynı olduğu sonucuna varılmıştır. Televizyon izlemenin en yoğun olduğu yaşlar ise, 11-14 yaşları arası olarak belirlenmiştir. Ortalama bir çocuğun 16 yaşına kadar, televizyondaki 13 bin şiddet eylemine tanık olduğu saptanmıştır. Şiddet eylemlerinin izlenmesi, çocuğun ruhsal gerginliğini arttırabilmekte; dengesi daha kolay değişebilen, duygusal ve dürtü kontrolü zayıflayabilmektedir. Çünkü çocuklar, gerçek ile gerçek olmayanı ayırt edemezler ve gerçek sanırlar. Hatta yaşı küçük çocuklar, ekrandaki insanları görüntü değil, kutunun içine giren gerçek insanlar olduğuna inanırlar.

Tüm bunların yanı sıra, televizyondaki şiddet eylemleri, elbette ki her çocuğu ve aynı düzeyde etkilememektedir. Şiddet eylemlerinin uygulanış biçimi, çocuğun içinde yaladığı ailenin özellikleri ve çocuğa olan tutumları ile de yakından ilişkilidir. Sürekli olarak dövülmüş, itilmiş, horlanmış çocuklar, içlerindeki öfkeyi boşaltmak amacı ile çocuklar şiddet eylemine başvurabilirler. Burada tek hatayı televizyona yüklemek hatalı bir yaklaşımdır. Hiç kuşkusuz, ailesinde şiddete maruz kalan ve/ya tanık olan bir çocuğun yaşadığı korku ve tedirginliği televizyonda izlenen hiçbir korku görüntüsü yaratamaz.

Televizyonun diğer sakıncalarına bakıldığında, çocuğun okuma başarısı başta olmak üzere akademik başarıyı da önemli ölçüde olumsuz etkilediği görülmektedir. Bunun nedeni televizyonun görsel algıya hitap etmesiyle, beynin sağ yarıküresindeki dil bölgesinin gelişimini engellemesidir. Aşırı uyarıcı öğelerle donatılmış olan çocuk programları, beynin dikkat bölgesini etkileyecek biçimde ayarlanmıştır. Çocuk uzun süre bu uyaran bombardımanına maruz kaldığında, kendisine verilen daha hafif uyaranları algılamakta güçlük çekmektedir. Bununla birlikte ön beyin korteksi, planlama, organizasyon, dikkat, özdenetim, yargı, içgörü, öngörü gibi daha pek çok yönetici işlevlerden sorumludur. Sürekli ve plansız televizyon izlemenin, bu bölgelerin tembelleşmesine neden olduğu araştırmalar bulunmaktadır.

Sonuç olarak, televizyonun zararlarından çocukları korumak için bilinçli bir özen gerekir ki, bu da anne babalara düşen bir görevdir. Anne babaya, televizyon programlarının incelenmesi ve böylece çocuğun izleyebileceği programların belirlenmesi görevleri düşmektedir. Çocuğun televizyonu dengeli izleyebilmesi için aile çocuğa farklı olanaklar sağlamalıdır. Örneğin anne babalar gerektiğinde televizyonu kapatıp müzik dinlemek ya da kitap okumak gibi farklı faaliyetlerde bulunarak, çocuklarına örnek olabilmelidirler.

Psikolog Burçak ENGİN – Algı Özel Eğitim Merkezi

Yararlanılan Kaynaklar

TİMİSİ, Nilüfer (1999), Kamu Hizmeti Yayıncılığı Ve Televizyon Çocuk Programları, Cumhuriyet Ve Çocuk, 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, s. 209-212.
YÖRÜKOĞLU, Atalay. (1989), Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, 3. Baskı, Özgür Yayın Dağıtım. İstanbul.
YAVUZER, Haluk (2007), Çocuğu Tanımak Ve Anlamak, Remzi Kitapevi, İstanbul.
ÖKTEM, Öget (2006), Davranışsal Nörofizyolojiye Giriş, Nobel Tıp Kitapevleri, İstanbul.

Özel Eğitim Çalışmalarında Ailenin Rolü ve Aile Eğitimi

aile-egitimiSizlere bu yazımı akademik bir dille değil, konuşur gibi yazmak istiyorum, içimden geldiği gibi… Bu yazımda, içinde bulunduğumuz eğitim-öğretim ortamında, sizlerin öneminden bahsetmek istedim, asıl önemli olan öncelikle sizlersiniz çünkü…

Neden mi? İlk olarak, sizler olmasaydınız, o çok sevdiğimiz, içimiz titreyerek kendi evlatlarımız gibi gördüğümüz çocuklarımız olmayacaktı, sizler sayesinde onlarla birlikteyiz. İkinci olarak, ‘’özel’’ çocuklara sahipsiniz her biriniz ve her birinizin emeği belki de normal olan emeğin kat kat fazlasını buluyor…

Bu girişin ardından, yavaş yavaş, özel eğitimde birbirimize nasıl destek olabileceğimizden bahsetmek istiyorum kısaca. Karşılıklı bir yardım süreci çünkü bu. Ne bizler sizlersiz yeterli faydayı sağlayabiliriz, ne de sizler biz olmadan…

Biliyoruz ki, eğitimin temeli ailede başlar ve okulda devam eder. Çocuklarımız, zamanlarının çok fazla kısmını evde, yani sizlerle geçiriyorlar. Onları en iyi tanıyan sizlersiniz. Onları sizlerden iyi tanıyan, onların üzerinde sizlerden daha etkili olabilecek başka kişiler yok dünya üzerinde. Bu nedenle, sizlerin evde vereceği eğitim-öğretim, çok önemli görünüyor. Peki, bu eğitim-öğretimi sağlayabilmek için, öncelikle hangi basamakların tamamlanmış olması gerekir? Ben, edindiğim tecrübelerden, paylaşabildiğim kadarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk olarak, ailenin yapması gereken ve belki de en zor olanı, durumu, olduğu gibi kabul etmektir. Böylece, durumla başa çıkmayı öğrenir ve gerçekçi çözümler üretilebilinir. Var olan durumu reddetmek, ilerleyebilecek olan yolun önüne, her gün yeni bir engel koymak demektir. Var olan durumu kabul etmemek, her gelişim alanında, çocuğu sıkıntıya sürüklemektedir. Örneğin, bilişsel olarak geliştirilebilecek becerilerde daha geride kalmasına neden olmakta, toplumda kabul görmeyeceği endişesi ile çocuk, aile tarafından toplumdan soyutlandığında sosyal açıdan gelişememektedir. Tüm bunların yanında, hem aile hem de çocuk duygusal olarak umutsuzluğa sürüklenmekte, böylece bu kısır döngü sürüp gitmektedir.

İkinci olarak, çocuktan beklenilenlerin çok yüksek olması, çocuğu ve aileyi yıkıma uğratmaktadır. Bu noktada yine beklentilerimizi gerçekçi ve dozunda tutmalıyız ki, küçük adımları fark edebilelim.

Üçüncü olarak sıkça fark ettiğim durum ise, ailelerimizin, çocuklarını normal gelişim gösteren çocuklarla kıyaslamalarıdır. Bu gerçekçi bir değerlendirme değildir. Bu gibi kıyaslamalar yaptığımızda, ailelerimiz psikolojik olarak çöküntüye sürüklenmektedir. Bizler, çocuklarımızı, olduğu gibi değerlendirmeli, geliştirebileceğimiz ölçüde emek vermeli ve mucize beklememeliyiz.

Sıkça rastladığım diğer bir tutum ise, çocuklarımızın aileleri tarafından aşırı korunması. Kendi bakımını üstlenebilecek, kişisel ihtiyaçlarını karşılamayı öğrenebilecek çocuklarımızın bazıları bile aileleri tarafından çok fazla korunduğu ve desteklendiği için, geliştirebilecekleri becerilerini geliştirememekte, birey olduklarını hissedememekte, anne babalarına bağımlı kalmayı sürdürmek zorunda kalmaktadırlar. Oysa, bizlerin hedefi, çocuklarımızın (bu becerilerini geliştirebilecek çocuklarımızın) birey olduklarını hissederek, olabildikleri ölçüde gelişebilmelerine katkı sağlamak olmalıdır.

Rastladığım diğer bir durum ise, içinde bulunulan koşullardan dolayı, ailelerimizde depresyon ve kaygı durumlarının yaşanıyor olması. Bu gibi durumlarda, hekimlerimizden ve uzmanlardan destek almak, etik ve doğru olan şey.

Yukarıda sıraladıklarım, gözlemlerime dayalı olan durumlar. Elbette ki, her ailede, bunlar ya da bunlara benzer durumlar yaşanmıyor.

Şimdi gelelim, işin bizimle yani eğitimcilerle ilgili olan kısımlarına. Bizler sizlere nasıl destek olmalıyız? Bunun doğru yöntemi nedir?

Bizlerin öncelikli görevi, siz ailelerimize, içinde bulunduğunuz zor durumu kabullenmede yardımcı olmak. Tabii durumu bilimsel ve net olarak paylaşarak. Sizlere destek olup, umut aşılamaya çalışırken, gerçekleşmeyecek vaatler sunmak, bilimsellikten ve eğitimci kimliğimizden sıyrılmak demektir. Emin olun, bazen gerçekleri açıklamak ve ailelerimizi bununla yüzleştirmek, sandığınızdan çok daha zor. Ama her zaman ne diyoruz? İlerleme kaydedebilmek için, öncelikle kabul etmeliyiz.

Daha sonraki görevlerimizden biri ise, sizleri anne-baba olarak desteklemek ve çocuklarımızın evdeki eğitimcileri olarak desteklemek geliyor. Anne-baba olarak sizleri destekleme programlarından kastım, çocuğunuzu kabullenme, sosyalleşme sürecinin nasıl olması gerektiği, çocuğunuzun kardeşleriyle olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiği, yaşayacağınız yasal sürecin nasıl olacağı ile ilgili sizleri bilgilendirmektir. Sizleri, çocuğunuzun öğreticisi olarak desteklemekten kastım ise, çocuk yetiştirme tutumları hakkında, çocuklarımızın gelişim alanları hakkında bilgi sahibi olma ve bunları geliştirme becerilerini nasıl destekleyebileceğinizi aktarma, davranışlarında ve toplumsal becerilerinde nasıl destek olabileceğiniz konusunda bilgiler sağlamak. Bir diğer görevimizin ise, ilgili yönlendirmeleri yapmak olduğunu düşünüyorum. Hepimizin uzmanlık alanları ve branşları farklı. O nedenle, sizlere, gerekli desteği sağlayacak olan uzmanlarımıza sizleri yönlendirerek, verimi artırmış oluyoruz.

Her iki grubun da görevlerinden ve bana göre önemli gördüğün noktalardan bahsettim sanıyorum. Önemli olan şey ise, hep birlikte, birbirimizi en önemlisi anlayarak ve destek olarak çocuklarımızın eğitimine ve sizlere katkı ve destek sağlamak. Birbirimize karşı anlayışlı, dürüst, etik yaklaştığımız sürece, hem sizler, hem çocuklarımız hem de bizler içinde bulunduğumuz gelişimden tatmin olacağız. İşbirlikli çalışmak, gelişimin ilk ve öncelikli basamağıdır.

BURÇAK ENGİN – Psikolog – Algı Özel Eğitim Merkezi

Çocuklar Hangi Yaşlarda Boşanmadan Nasıl Etkilenir?

bosanma-cocuk-etkileri1*Oyun Çocukluğu Dönemi -Bebeklik Dönemi (1-3 Yaşlar Arası)

Boşanma Bu Dönemde Çocuk İçin Ne İfade Eder?

• Anne babadan birinin evden ayrıldığını anlar fakat sebebini kavrayamaz.
Bu Dönemde Çocuğun Boşanmaya Karşı Tepkileri?
• Eskisine göre daha sık ve çok ağlayabilir ve ebeveyne bağlanabilir.
• Uyku sorunları yaşanabilir.
• Altına kaçırma, parmak emmenin yeniden başlaması.
• Ebeveynden ayrı olduğunda endişe ve kaygı hissedebilir.
• Öfke patlamaları yaşanabilir.
• Isırma ve rahatsız edici davranma gibi saldırgan davranışlar gelişebilir.

Bu Dönemde Ebeveynler Neler Yapabilir?

• Eskiden olduğu gibi, günlük yaşamın ritmini bozmadan eskisi gibi yaşamaya devam etmek gerekir.
• Sürekli endişeli görünmekten kaçınmak ve çocuğu güvenli bir aile ortamında yetiştirmek gerekir.
• Çocukla birebir zaman geçirmek gerekir.

*Okul Öncesi Çocuklar (3-6 Yaş Arası)

• Boşanmanın anlamını tam olarak anlayamaz ama anne veya babadan birinin hayatında eskisi gibi yer almadığını fark eder.

Bu Dönemde Çocuğun Boşanmaya Karşı Tepkileri Nelerdir?
• Yaşananlardan dolayı kendisini suçlayabilir.
• Öfke duygularını yoğun olarak yaşayabilir.
• Birlikte yaşadığı ebeveynine hırçın ve öfkeli ve huysuz olabilir.
• Uyku sorunları yaşayabilir.Geceleri korkulu rüyalar görebilir.

Bu Dönemde Ebeveynler Neler Yapabilir?

• Ayrı kaldığı ebeveynini istediği zaman ziyaret edebileceğine dair güven hissi vermek ve bunu düzenli olarak gerçekleştirmek ve ayrı kalan ebeveynle çocuğun telefonla görüşmesine olanak hazırlamak gerekir.
• Çocukla, anne ve baba olarak farklı zamanlarda farklı etkinliklerde buluşmak (sinema, tiyatro, piknik).Birlikte geçirilen vakitlerde, çocuğu konuşmaya ve iletişim kurmaya cesaretlendirmek gerekir.
• Çocuğun duygularını ifade olanağı bulabileceği doğal ortamlardan faydalanmak ve boşanmadan onun sorumlu olmadığını ve bakımının sürekli ve düzenli olarak yerine getirileceğini, onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağınızı anlatmak.

*Okul Dönemi (6-11 yaş)

• Boşanma olgusunun ne olduğunu anlamaya başlar. Ana-babasının artık birlikte yaşamayacağını ve birbirlerini eskisi gibi sevmeyeceklerini anlar.

Bu Dönemde Çocuğun Boşanmaya Karşı Tepkileri Nelerdir?

• Kendisini aldatılmış hissedebilir.
• Ebeveyninden gidenin geri döneceğini ümit eder.
• Ayrılan ebeveynin artık kendisini istemediğini düşünebilir.
• Arkadaşlarını görmezlikten gelebilir.
• Kimsenin onu okuldan almaya gelmeyeceğini düşünerek kaygı duyabilir.
• Baş ve karın ağrılarından şikayet edebilir.
• Uyku düzeni bozulabilir ve uyuma güçlükleri yaşayabilir.
• Boşanmadan sorumlu tuttuğu, birlikte olduğu anne ya da babasına karşı zaman zaman hırçınlaşabilir.

Bu Dönemde Ebeveynler Neler Yapabilir?

• Birlikte özel zamanlar planlanabilir ve ev dışında anne ve babayla ayrı ayrı programlar gerçekleştirilebilir.
• Çocuğu büyükbaba-büyükanneye bırakmak yerine, anne ve babanın ayrı ayrı “yüz yüze iletişim” kurmaya dikkat göstermeleri gerekir.
• Çocuğun ev dışında aktif olmasını sağlamak gerekir, bir yandan fiziki rahatlamayı sağlarken, bir yandan da duygularını ifade edebileceği ortamı hazırlayarak (enstrüman çalmak, resim yapmak vb.) duygusal boşalımı sağlamak.
• Olan bitenle ilgili sorduğu tüm soruları yaşına uygun olarak cevaplandırmak ve iletişim kanallarını açık tutmak gerekir.
• Depresyon ve korku belirtilerinde duyarlı olmak ve bir uzmandan devamlı profesyonel yardım almak gerekir.
• Günlük yaşam alışkanlıklarının eskiden olduğu gibi, aynen devamını sağlamak gerekir.
• Kendisini duygularını anlatması için cesaretlendirmek gerekir.
• Anne/babanın bütün bunları, yüzünde hiçbir gergin ifade yansıtmadan, içinden geldiği gelerek yapmalıdır.

BURÇAK ENGİN – Psikolog – Algı Özel Eğitim Merkezi

Çocuk, Bilgisayar ve İnternet

cocuk-internet-bilgisayarYirminci yüzyılın en önemli buluşları arasında olan bilgisayar, insan yaşamında giderek artan bir öneme sahip olmuştur. Bilgisayar oyunları, internet ve cep telefonu iletişimi kolaylaştırmak, bilgiye en hızlı şekilde ulaşılmasını sağlamak, paylaşımı arttırmak, hoş zaman geçirmek gibi amaçlarla insanlığın kullanımına sunulmuş çağın en popüler araçları olmuştur. Dünyada 400 milyon civarında internete bağlı bilgisayar, 100 milyona yakın site olduğu tahmin edilmektedir.

Bilgisayar,  verimli kullanıldığı takdirde hiç şüphesiz çocuğun eğitim ve gelişimini önemli katkılarda bulunacaktır. Ancak kullanımı belir bir süreyi aşması halinde, çocukları olumsuz yönde de etkileyebilmektedir. Günümüzde internet kullanımının yaygınlaşması internete girme yaşının okul öncesi dönemlere kadar düşmesine neden olmuştur. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, 3 yaş ve üzeri 76 milyon bilgisayar kullanıcısının % 22,2’si internet erişimine sahiptir ve ev bilgisayarına sahip çocukların beşte biri internet kullanmaktadır. 8 ile 18 yaş arasında olan çocuk ve gençlerin günde ortalama olarak sekiz saatini bilgi ve iletişim teknolojik araçlarını kullanarak geçirdikleri belirtilmektedir. Özellikle 12-18 yaş arasındaki genç kızların %74’ünün zamanının büyük bir kısmını chat odalarında ya da e-mail ile mesajlaşarak geçirdikleri ifade edilmektedir. Diğer taraftan ev ortamında bilgisayar kullanamayan çocuk ve gençlerin internet kafelere yöneldikleri, internet kafelerin çocuk ve gençlerin yoğun ilgi gösterdikleri yerler haline geldiği vurgulanmaktadır Bilgisayarın, çocuklar üzerindeki olumlu etkilerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Bilgisayar, kullanma kolaylığı nedeniyle kolayca öğrenilebilir ve öğrenmeyi keyifli kılar.
  • Çocuğu merak ve rekabet duyguları için cesaretlendirmektedir.
  • Çocuğun dikkatini yoğunlaştırmayı öğrenmesini sağlar, bilişsel gelişimine katkıda bulunur, planlama ve problem çözme becerisini geliştirmesine yardımcı olur.
  • Bilgisayar sürekli ve süratli geri bildirimde bulunarak, bir konuyu anlayabilme düzeyini kendi kendine belirlemesine yardımcı olmaktadır.
  • Yazma ve iletişim becerilerinin gelişmesinde kolaylık sağlar.
  • Çocuğun ilgisini çektiği sürece bilgisayar özgür bir öğretmen görevi görür ve öğrencinin okulda başaramadığı dersleri kendi kendine başarabilmesine olanak sağlamaktadır.
  • Okul öncesinde kullanılan bilgisayar etkinlikleri ile, çocukta göz-el koordinasyonunun geliştiğine dair kanıtlar bulunmaktadır (Yavuzer, 2006: 78).

İnternet kullanımı ve bilgisayar oyunları, çocuk ve gençlerin günlük yaşamlarını, akademik başarılarını ve ruh sağlıklarını önemli ölçüde etkileyen ve bu yönü ile de araştırmacıların ilgisini çeken güncel bir konudur. Teknoloji ile ilişkilerinde, bugünün gençleri sık sık hem kurbanlar hem de suçlular olarak nitelendirilebilir. Bir yandan internet ve bilgisayar oyunları çocuk ve gençlerin bilgiye ulaşmalarını, araştırma yapmalarını, problem çözme, yaratıcılık, kritik düşünme gibi kişisel gelişimlerini destekleyen teknolojik bir mucize olarak değerlendirilirken, aynı zamanda aşırı, kontrolsüz, amacı dışında ve bilinçsiz kullanım yönü ile kaygılara ve korkulara neden olmakta, kişisel becerilerin gelişmesini negatif etkilendiği düşünülmektedir.

Bilgisayar kullanmanın olumsuz yönleri ise, kısaca şu şekilde özetlenebilir:

  • Öğrenci merkezli eğitimde öğrenci baz alınırken, bilgisayar merkezli eğitimde bireysellikten uzaklaşılmaktadır.
  • Programlı yaşam alışkanlığı olmayan çocuklar, bilgisayar kullanımında sınırı aşarak ekran bağımlısı olabilmektedirler. Bu da çocuğun sosyal hayatını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
  • Her çocuk bir bilgisayara sahip olabilecek maddi güce sahip olmadığından, çocuklar arasında eşitsizliğe neden olabilmektedir.

İnternet kullanmanın, maddeleşen dünyada sosyal ilişkiler kurmak için beceriyi, yetenekleri ve sabrı kaybettirdiğine inanan çalışmacıların sayısı her geçen gün artmaktadır (12). Bir çalışmada 12-18 yaş arasında bulunan 10.800 gencin %92’sinin evinde internet erişimin olduğu ve bu gençlerin çoğunluğunun zamanının büyük bir kısmını sanal sohbet ortamında tanıştığı kişilerle mesajlaşarak, sitelerde dolaşarak, oyun oynayarak geçirdiği, yalnızca %1’inin araştırma yapmak ve ders çalışmak için interneti kullandığı belirlenmiştir. Zamanın büyük bir bölümünü bilgisayar başında geçiren gençler kişilerarası ilişkilerinde önemli sorunlar yaşamaktadırlar.

İnternette fazla zaman geçiren çocuk ve gençlerin giderek yalnızlaştığını ve yüz yüze ilişki kurmakta güçlük yaşadıkları belirtilmektedir. İnternet yoluyla kurulan iletişim günümüzün gençleri için en önemli olanıdır. Bilgisayar oyunları ve internet çocuk ve gencin arkadaşının yerini alarak sosyal izolasyona neden olmaktadır. İlk kez Selnow tarafından “elektronik arkadaş” hipotezi ileri sürülmüştür. Selnow, çocukların bilgisayar oyunları sırasında zamanlarını en iyi şekilde harcadıklarını düşündükleri, sosyal ilişki kurmakta güçlük yaşadıkları, çevrelerinde sınırlı sayıda arkadaşları olduğu ve sınırlı sayıda olan arkadaşları ile paylaştıkları konuların video oyunlarını içerdiğini belirtmektedir. 12-13 yaş arası çocuklarla yapılan bir çalışmada çarpıcı olarak, araştırmacılar, çocuklardan bilgisayar ile şunları duymuşlardır:  “bilgisayar oyunlarını oynamak insanlarla birlikte olmaktan daha iyidir”, “zamanı en iyi şekilde geçirmenin yolu bilgisayar oyunları oynamaktır”, “bilgisayar oyunu ile arkadaşımla geçireceğim zamandan daha iyi zaman geçiriyorum”, “bilgisayar oyunu oynarken kendimi daha aktif ve canlı hissediyorum”, “bilgisayar oyunu oynamak benim yalnızlığımı unutmama yardım ediyor”.

Bazı çalışmalarda internet kullanım süresi arttıkça çocuk ve gençlerde yalnızlık, sosyal yalıtım, saldırganlık gibi duygusal ve davranışsal sorunların daha fazla görüldüğü, genel sağlık düzeylerinin düştüğü ve depresif belirtiler görülme oranının artırdığı belirlenmiştir. Bu çalışmada ise yaygın internet kullanan ve bilgisayar oyunları ile zamanını geçiren çocukların sosyal gelişimlerinin önemli ölçüde gerilediği, bu çocukların öz güvenlerinin düşük, sosyal kaygı düzeylerinin ve saldırganlık davranışlarının yüksek olduğu bulunmuştur. Bir çok araştırmada ise bilgisayar oyunlarının çocuk ve gençlerde saldırganlığa neden olduğu ileri sürülmektedir. Çocuk ve gençte şiddet eğiliminin oluşmasında oynanan oyunun türünün, oyun oynama sıklığı ve süresinin etkili olduğu belirtilmektedir. Bir çalışmada haftada 11.18 saatten daha fazla internet kullanan üniversite öğrencilerinin haftada 3.84 saat ve altında internet kullananlara göre okul performanslarının ve akademik başarılarının daha düşük olduğunu belirlemişlerdir. Bu çalışmada internete bağımlı olan öğrenciler, internet kullanmadıkları zaman büyük sıkıntı yaşadıklarını, internete daha az sürelerle girdiklerinde kendilerinde büyük bir eksiklik hissettiklerini, internete girme davranışını kontrol edemediklerini, internette az zaman geçirdiklerinde kendilerini kızgın hissettiklerini ifade etmişlerdir.

cocuk-bilgisayarTüm bunların yanında, gelişigüzel üretilen ve seçim yapmaksızın alınan bilgisayar oyunları, yaygınlaşan güncel bir sorun halini almaktadır. Devletin denetimi olmadan hazırlanan bu bilgisayar oyunlarında özellikle insan öldürme ve çeşitli cinsel ilişki konularına da yer verilen bu oyunlar, özellikle çocuklar ve ergenler üzerinde çok olumsuz etkiler bırakmaktadırlar. İnternet ve bilgisayar oyunları gençlerin ve çocukların doğasında bulunan oyun oynama kabiliyetleri ile bağımlılığa neden olabilmekte ve açık cinselliğe eğilimi işaret ile suçların olgunlaşmasını sağlamaktadır. Yapılan araştırmalarda,  internet kullanan ergenlerin riskli cinsel davranışlarında ve sosyal uyumlarında bozulmada artış olduğu vurgulanmaktadır. Özellikle legal olmayan ve cinsel gelişimi olumsuz yönde etkileyebilecek sitelere kontrolsüz ve bilinçsiz bir şekilde ulaşmak çocukları, gençleri ve dolayısıyla toplumu tehdit eden önemli bir konudur. Ergenlik dönemi, gencin kimliğini oluşturduğu, gelecek için amaçlarını belirlediği, kendisi için kimin önemli ve değerleri olduğu, başkaları ile ilişkilerinin nasıl olacağı, arkadaşlıklarını nasıl sürdüreceği ve yaşamında hangi yolu izleyeceğine dair temel soruların yanıtlanmaya başlandığı karmaşık bir dönemdir.

Bu dönemde genç otonomisini kullanmak ve aileden ayrı olarak karar vermek istemekte, duygularını yönetme ve sürdürme konusunda güçlükler yaşamaktadır. Bu nedenle sanal ortamda edindiği bilgiler, yaşadığı ilişkiler gencin gerçek dünyayı öğrenmesi ve kimliğini oluşturmasında güvenliğini ve normal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Aileden ve çevreden edineceği bilgiler ve olgunlaşmanın yerini sanal ortamda kurduğu ilişkiler almaktadır. Bilgisayar oyunlarının diğer olumsuz bir yönü internet kullanımı ve bilgisayar oyunlarının beyinde dopamin salgılanmasında artışa neden olduğu ve bilişsel fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğu görüşüdür. Bilgisayar başında fazla zaman geçiren çocukların temporal dopaminerjik aktivitede artış olduğu ve bu çocukların hiperaktivite bozukluğu kriterlerini taşıdıkları belirlenmiştir.

Yaş ortalaması 11 olan 535 öğrenci üzerinde yapılan bir çalışmada ise, öğrencilerin %14,9’unun internet bağımlılığı kriterlerini karşıladığı ve bunların da hiperaktivite bozukluğu kriterlerini taşıdığı saptanmıştır. Yalnız, şu da vardır ki, sorunun kaynağının bilgisayar değil, bilgisayar kullanan insanlar olduğunu, özellikle ilgilenilmeyen, aile içerisinde sağlıklı ve güvenli bir ortamı bulamayan çocukların bilgisayarı bir kaçış, atlatma aracı olarak kullanma yoluna gidebildiği ve bu çocukların bilgisayar oyunları ve internetin olumsuz etkilerinden en çok zarar görenler olduğunu söylenmektedir. Oyunda başarılı olmak, örneğin bir makineyi kontrol edebilmek, bir yarışı kazanabilmek çocukta üstünlük duygusu oluşturur. Bu durum çocuğun hoşuna gider. O sırada beyin mutluluk kimyasalları salgılar. Çocuk onunla mutlu olmayı öğrenir, başka mutlulukları tadamaz.

Çocuk ve genç bu doyumu yaşamak için ‘’Okula gidiyorum’’ diye evden çıkıp, internet kafelerde günlerini geçirebilir, önemli bir bölümü okul çıkışında uğradığı kafeden gece yarısına kadar çıkamayabilir. Bu konuda özellikle, diğer sosyal aktivitelere ilgisi azalan ya da bu aktivitelere vakit bulamayan, gerçek hayattaki ve arkadaş ilişkileri bozulan ya da meslek veya okul hayatındaki işlevselliği düşen, internette geçirdiği zaman hakkında kendisini savunmak için yalan söyleme ihtiyacı duymaya başlayan, gece internette geçirilen zaman nedeniyle az uyku uyuyan ve ertesi gün yorgun gezen, bu yorgunluğa rağmen bir sonraki gece de internette dolaşma gücünü bulabilen, çocuklara dikkat edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bir kuşak öncesi çocuklar, Hacivat’la Karagöz’ün esprilerine gülerken, bugün gerek televizyonda, gerekse bilgisayar faaliyetleri ve oyunlarında, kahramanlar ya çevrelerine dinamit atmakta ya da yıkıp dökmekte, çocuklar da bunlarla eğlenmektedirler. Böylece ortaya ciddi bir ahlak ve değer kaybı görüntüsü çıkmaktadır. Bu durum aynı zamanda, çocuk ve gençlerin ruh sağlığını da çok büyük ölçüde etkilemektedir. Yetişkin dönemde, uyumlu bir ruh sağlığına sahip olmak istiyorsak, unutmamalıyız ki, bunun temelleri çocukluk uyarımları ile atılır ve sorumluluk yine anne ve babaya ait olmaktadır.

BURÇAK ENGİN – Psikolog – Algı Özel Eğitim Merkezi

Yararlanılan Kaynaklar:

YAVUZER, Haluk (2006), Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitapevi, İstanbul.

KELLECİ, Meral (2008), İnternet, Cep Telefonu, Bilgisayar Oyunlarının Çocuk Ve Gençlerin Ruh Sağlığına Etkileri, TAF Preventive Medicine Bulletin, Sayı 7, Sivas, ss. 253-256.

Çocuk Sömürüsü (İstismarı): Kabuk Bağlayamayan Yaramız

cocuk-istismariÇocuk Hakları içerisinde en önemli boyutlardan birisi de çocuğa yönelik istismar ve şiddet olgularıdır. Çocuk istismarı geniş kapsamlı bir olgu olmasına karşın, fiziksel ve cinsel istismar olguları vücuda yönelik zararları açısından daha ön planda incelenmektedir. Çocuk istismarı, 0-18 yaş grubundaki çocuğun kendisine bakmakla yükümlü kişi veya kişiler tarafından zarar verici olan, kaza dışı ve önlenebilir bir davranışa maruz kalmasıdır. Bunun çocuğun fiziksel, psiko-sosyal gelişimini engelleyen, gerçekleştiği toplumun kültür değerleri dışında kalan ve uzman tarafından istismar olarak kabul edilen bir davranış olması gerekmektedir. En önemli kriteri de çocukta iz bırakan, onu etkileyen bir davranış olmasıdır. Çocuk istismarı çok yönlü bir olay olduğu için mutlaka bir takım çalışmasını gerektirmektedir. Bu tıp uzmanları, psikoloji, pedagoji, çocuk gelişimcileri, sosyal hizmet uzmanları ve hukukçulardır. Özellikle konunun öğrenilmesi, toplumun bilgilendirilmesi ve duyarlılık kazandırılması açısından bu konuda çalışan profesyonellere çok iş düşmektedir.

Ne yazık ki, ne Çocuk Hakları Evrensel Bildirisi ne de 1979 yılının Çocuk Yılı olarak seçilmesi, çocuklara karşı gerçekleştirilen olumsuzları değiştirmemiştir. Günümüzde halen yoksul ailelerin çocukları yoksul, varlıklı ailelerin çocukları ise çok varlıklıdır. Bildiri, ne yeryüzünde yaşanan bebek ölümlerini azaltmıştır, ne de yaşayanların sağlık ve eğitim düzeylerini yükseltmiştir. Bu çocuklar ne yazık ki, en temek hak olan yaşama hakkından, beslenme ve sağlıklı olma hakkından yoksun yetişmektedirler ve ne yazık ki çocukluğun tarihi, bu sömürülerle doludur.

Çocuklara uygulanan fiziksel istismarın tarihçesi antik çağlara kadar uzanır. Ancak bu konu ile ilgili çalışmaların gün ışığına çıkması ancak yüz yıllık bir geçmişi kapsamaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 1999’da yaptığı tanıma göre, çocuk istismarı veya çocuğa karşı kötü muamele; sorumluluk, güven ve yetenek ile ilgili genel durumunda çocuğun sağlığına, yaşamına, gelişimine ve değerine zarar verebilen, fiziksel ve/veya emosyonel kötü davranışı, cinsel istismarı, ihmali, her türlü ticari çıkar için çocuğun kullanılmasını içeren her türlü davranışladır. Bir başka deyişle, çocuktan 6 yaş büyük bir yetişkin, toplum veya ülkesi tarafından, çocuğun sağlığını ve gelişimini olumsuz yönde etkileyecek bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlardır.

Çocuk istismarını 4 kategoride sınıflandırmak mümkündür. Bunlar fiziksel, duygusal, cinsel istismar ve son olarak da çocuğu ihmal etmektir. Bunlara kısaca değinecek olursak:

Fiziksel istismar; en geniş anlamda çocuğun kaza dışı yaralanmasıdır. Değişik ülkelerdeki çalışmalarda fiziksel istismar sıklığı %0.45 ile %64 arasında bildirilmektedir. Çocuğun ağzına biber sürmek, sarsmak, kulağını ve saçını çekmek, çocuğun vücudunun herhangi bir yerine hafif şiddette veya parmakla vurmak gibi fiziksel cezalandırmalar orta derecede fiziksel istismar olarak kabul edilirken; çocuğa şiddetli elle veya ayakla vurmak, yakmak, boğmak gibi fiziksel cezalandırmalar ise şiddetli fiziksel istismar olarak kabul edilmektedir. Buradaki en önemli sorun fiziksel istismar türü olarak tanımlanan bu cezalandırma şekillerinin, bazı toplum ve kültürlerde istismar olarak algılanmaması veya tanımlanmamasıdır. Hatta bazı toplumlarda ve kültürlerde yer alan bu davranışlar çocuğun disiplini ve terbiye edilmesi için gerekli olarak düşünülmektedir. Örneğin; “Dayak, cennetten çıkmadır.”, “Annelerin /Öğretmenin vurduğu yerde gül biter” gibi ülkemizde herkesin dilinde olan atasözleri, ebeveynlerin çocuklarına uyguladıkları istismarı haklı göstermektedir.

Duygusal istismar; gündelik yasamda en sık rastlanan istismar tiplerinden birisi olan duygusal istismar, ebeveyn ya da çevredeki diğer yetişkinlerin çocuğun yetenekleri üstünde istek ve beklentiler içinde olmaları ve saldırganca davranmaları olarak tanımlanır. Beş farklı ülkede yapılan bir çalışmada çocuğa bağırmak %75 -80 oranında bulunup, en sık görülen emosyonel istismar olduğu saptanmıştır. Duygusal istismar psikolojik gelişmenin duraklamasına neden olacak sözel istismarı veya aşırı emirleri kapsayan çocuğun kimliğini zedeleyen ve bozuk davranışları ortaya çıkaran tavırları içermektedir.

Cinsel istismar da; çocuğun en az kendisinden altı yaş büyük bir kişi tarafından cinsel doyum için zorla veya ikna edilerek kullanılması ya da başkasının bu amaçla çocuğu kullanmasına izin verilmesidir. Cinsel istismar davranışları arasında çocuğun genital bölgelerine dokunma, teshircilik, röntgencilik, çocuğu pornografi ve fuhuş malzemesi yapma, cinselliğe teşvik eden konuşmalar ve pornografik film seyrettirme gibi davranışlar yer almaktadır. Cinsel istismara maruz kalan çocuklarda tekrarlayıcı, rahatsız edici düşünceler, olayla ilgili kabuslar, uykuya dalma güçlüğü, öfke patlamaları, konsantrasyon güçlüğü, ilköğretim sonrasında ve ergenlerde olay anini yaşıyormuş gibi hissetmeleri, olayı anımsatan nesnelere karşı yoğun kaygı, korku tepkisi, olayı anımsatan yerler, kişiler, görüntüler ve konuşmalardan kaçınma, yineleyici oyunlar görülebilecek davranış şekilleridir. Ayrıca, yaşadıkları cinsel travmayı yeniden yasama ve tekrarlama korkusu, cinsel kimlik bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları olabileceği gibi tersine cinsel eylemde bulunma, sik mastürbasyon yapma, yaşına uygun olmayan cinsel davranışlar, cinsel oyunlar oynama, erişkinleri ayartıcı davranışlarda bulunma gibi davranışlar da geliştirebilmektedirler. İhmalde ise; çocuğa bakmakla yükümlü kişinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi, beslenme, giyim, tıbbi, sosyal ve duygusal gereksinimler ya da yaşam koşulları için gerekli ilgiyi göstermeme gibi, çocuğu fiziksel ya da duygusal yönden ihmal etmesi seklinde tanımlamaktadır. Fiziksel ve cinsel istismara göre çok daha göreceli olduğu için tanısı zordur. ihmal ve istismarı ayıran en temel nokta ihmalin pasif, istismarın ise aktif bir davranış şekli olmasıdır.

Sağlıklı nesiller yetiştirmenin önündeki en önemli engellerden birisi ve 21. yüzyılın en büyük ayıplarından birisi, bilmeyerek de olsa çocuğun istismar edilmesidir. Çocuğun bakımını üstlenen kişilerce çocuğu belli disiplin kalıpları içine sokabilmek, kendi davranış biçimlerine çocuğu benzetebilmek amacıyla acili bir uyaran kullanılması insanlığa yakışmayacak bir davranıştır. Oysa ki, bir çoğu bilinçsizce yapılan, eğitimsizliğin önemli rol oynayabileceği bu davranışlar, düzeltilebilir davranışlardır. Bu olayların saptanması ve önlenmesinde, adli tıp uzmanlarına, çocuk cerrahlarına, aile hekimlerine, çocuk psikiyatristlerine, hemşirelere, öğretmenlere, psikologlara ve pedagoglara önemli görevler düşmektedir. İstismar olaylarının değerlendirilmesinde en önemli boyut olaya maruz kalan çocuğun tıbbi muayenesi ve tedavisidir. Bu boyut ebeveynlerin değerlendirilmesi, sosyal koşulların incelenmesinden daha ön planda gelmektedir.

BURÇAK ENGİN – Psikolog – Algı Özel Eğitim Merkezi

Yararlanılan Kaynaklar

POLAT, Oğuz (1999), ‘’Tıbbi Açıdan Çocuk Hakları Ve Çocuk İstismarı’’, Cumhuriyet Ve Çocuk, 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, ss. 517-533.

YÖRÜKOĞLU, Atalay. (1989), Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, 3. Baskı, Özgür Yayın Dağıtım. İstanbul.

TOPBAŞ, Murat (2004), İnsanlığın En Büyük Ayıbı: Çocuk İstismarı, TSK Koruyucu Hekimlik Bülteni, Sayı 3, Karadeniz Teknik Üniversitesi, ss. 76-80.